Poems to sydbox contributors
============================

This is an attempt to thank everyone involved in tackling sydbox bugs, writing patches.
Peace & Love!
Released under the terms of the WTFPL, version 2, as published by Sam Hocevar.

From: woutershep
Date: 2015-04-30
Bug: syd_proc_ppid() breaks for processes with names which have spaces.
Poem:
	-- Pregnant

	drawing curtains
	hiding fetus
	behind venus
	all Night long
	let it flow
	into snow
	crystals in a row
	mothers will bow
	and swallow
	their unborn babies!

		-alip

From: zlin, kimrhh, moben and many more.
Date: 2014-?-?
Bug: Problems in sandbox inheritance & execve leader switch caused paludis tests' to fail (bad interpreter: ENOENT)
Bug: ^^ caused parallel builds with waf to fail (Bug 411 on bugs.e.o)
Poem:
	-- Blind

	I encouraged slavery
	against firefly’s bravery
	her light’s a cheap delivery
	Dark murders the scenery

	I bribed the sun
	to bring the dawn
	she’s crowned, no longer a pawn
	yet torn apart, no longer one

	I fooled the moon
	not to wake up soon
	behind my Eyes, her doom
	a dream, at the brightest noon

	above the shoulders of flowers
	the questions planted answers
	just what dissuaded the brightness
	from filling my eyes with tears?

		-alip

From: kimrhh or zlin or either of the other
Date: Not long ago than yesterday
Bug: sydbox assertions due to incorrect assumptions about seccomp functionality
	with all due respect to her synchrony.
Poem:
	-- On not being UNIX
	I live the dream
	Without ever seeing you.
	whentherevolutioncomes
	I use vi.
	I sleep.
	I use Emacs.
	I wake up.
	Oh, freedom.
	Beer is much unlike thee.

From: "".
Poem(:i8n => :tr) of ^^.

	-- Son Mektup

	Neler oldu o gece? Son gecende.
	İkinci, üçüncü kez başına gelen
	Her şeyden ötede. Cuma günü, akşamüstü.
	Bana yazdığın mektubu yakıyordun küllükte,
	Yüzünde o garip tebessümle.
	Oyununu mu bozmuştum?
	Düşündüğünden daha mı erken şaşırtmıştı beni?
	Çok mu acele etmiştim sana geri dönerken?
	Bir saat gecikseydim oysa, gitmiş olacaktın,
	İzini süremeyeceğim o yere.
	Açan olmayacaktı kilitli kırmızı kapını
	Dönecektim geri, elimde mektubun,
	Topraklanmamış bir yıldırım gibi
	Elektroşok tedavisi olacaktı bana.
	Her okuduğumda onu ve her düşündüğümde
	Tekrar tekrar yinelenecekti, haftasonu boyunca.
	Yeniden kuracaktı aklımı, hayatımı
	Planladığın bu tedaviye biraz zaman lazımdı.
	Aklım almıyor,
	O hafta sonunu nasıl atlatacaktım.
	Aklım almıyor. Sen mi planlamıştın hepsini?

	Sabahında gönderdiğin mektup
	Vaktinden evvel ulaşmıştı bana,
	Aynı gün, cuma, öğleden sonra.
	Şansı yaver gitmemişti postanede
	Elini çabuk tutmuştu, aksi şeytan
	Yetmezmiş gibi ben de
	Hızla aşmıştım kar mavisi yolları
	Londra'da, şubat ayında, gündoğumunda
	Yaşlar boşanmıştı gözlerimden kapıyı açtığında.
	Erken akan gözyaşlarım,
	Çamura buladı, sürükledi bilmeceler yumağını,
	Ama dökmedi içini, anlatamadı meramını.
	Öyle dikkatli, öyle sakin parçaladığın mektubun
	Dumanı tüterken daha
	Bana ne söylemiştin de bırakıp gidiyordum seni.
	Kurduğun planın külleri dökülürken küllüğe
	Karşısında yaslanmış omzuma, arıyordun
	Doktor'un numarasını.

	Kaçışım
	Peşimi hiç bırakmadı.
	Uykusuz, umutsuz, bütün hayalleri yıkılmış,
	Yalnızca hatırlanmak istiyor yeniden, yalnızca
	Düşmek istiyor boşluğundan dışarıya
	Hiçlikte salınan iki gün. Bilâ bedel iki gün.
	İki gün, hiçbir takvimde yeri yok,
	Çalıntı da değil hiçbir alemden.
	Ne tinsel ne özdeksel, isimlerden öte.

	Aşk hayatım yakaladı onu, uyuşmuş aşk hayatım.
	İki deli iğnesiyle,
	Allayıp pulladı onların gülünü,
	Nakış gibi işledi kanlı dövmelerini,
	Karnımın içine bir yere.
	İki deli iğne,
	Ayakları altına alıp yücelttikleri bataklığı,
	Çapraz dikişler attılar sinirlerime.
	Şeklimi değiştirecek renkleri,
	Tenimin altında, her biri diğerine şekil verecek
	Kendi karikatürünü çizerek.

	O gece
	Dilberimdi Susan. Yürüdüm
	Fitil boyunca ilerleyen alev gibi tedbirli. Bütün öfkem
	Patlamak için boşuna sarfedilmiş bir çabaydı.
	Peşine düştüğüm küllerin sahte izleri,
	Gölgelerin diz çöktüğü eski yerkürede.
	Ardıma bakarak koşturdum oradan oraya,
	Geriye saran bir film gibi,
	Nereye doğru mu? Rugby Caddesi’ne gittik
	Başladığımız yere.
	Neden oraya gittik? O kadar yer varken
	Neden oraya gittik? Sapıklıktı
	Kaderimizin özel becerisi
	Son rötuşlarını atmıştı, sen ve ben için
	Ve Susan için. Falımızı açıyordu
	Minos’un Boğası o çıkmaz labirentte
	Giriş katındaydı, içerdeydi Helen de.
	Farketmiştin onu, destanlara konu olacak kız.
	Hiç tanışmadın onunla. Pek az insan bakabildi ona,
	Kulaklarından asılı kuduz maskesini aşıp kurt köpeğinin.
	Göz ucuyla dahi bakmamıştın ona. İrkilmiştin yalnızca
	Kuduz köpeği çıkagelip dayandığında kapına.
	Koridordan kaçarken parmaklarımızın ucunda,
	Sonsuz Alman nefretiyle boğulduğunu duymuştuk.

	O pazar akşamı araladı kapısını
	Zinciri elverdiği kadar.
	Susan selamladı siyah gözlerini,
	O mutsuz, şişman ve tatlı yüzü
	Kapı kapandı.
	Gardiyanını avutuşunu dinledik.
	Hücresinde, toplama kampında, günler sonra
	Gaddar koğuş ağasını ve kendisini gazla boğacağı barınakta.

	Susan ve ben geceyi evlendiğimiz evde,
	Yatakta geçirdik. Farketmemiştim
	Bütün gün yataktan kalkmamıştık, çünkü.
	Onu kendi yatağıma götürmemiştim.
	İçime doğdu birden, o haftasonu,
	Birden çat kapı gelebilirdin, misafir gibi.
	Gelip vurdun mu karanlık pencereme?
	Senden saklanmak için Susan’a gittim ben de,
	Kendi yatak odamıza, üç sene sonra
	Buradan kaldıracaktım onu aynı hastaneye,
	On iki saat sonra seni ölü bulacağım yere.

	Pazartesi sabahı
	Şehre inip işe bıraktım onu,
	Park ettim sonra karavanımı Euston Caddesi’nin kuzeyine
	ve telefonumu almak için geri döndüm.

	Neler oldu o gece? Seninle akan saatlerde
	Bir sır sanki hiç yaşanmamış gibi.
	Hayat boyu biriktirdiğin,
	Bilincinin altında yatan, doğum gibi,
	Ağır akan her saniyenin çeperlerini
	Bir sonrakine doğru iteleyen yaşantıların
	Hangilerini yaşamıştın o gün?
	Sanki hiç olamazmış gibi
	Sanki hiç yaşanmayacakmış gibi. Kaç defa
	Çaldı telefon boş odamda,
	Kaç kez duydun zil sesini beyninde
	Sanki çoktan ölmüş gibi. Sayıyorum
	Kaç defa yürüdün
	St. George’un terasının altındaki
	Telefon kulübesine.
	Ne zaman baksam orada oluyorsun,
	Fitzroy Caddesi’nden çıkıyor,
	Kirli kar yığınlarının arasından geçiyorsun.
	Üzerinde uzun, siyah palton var.
	Saçların arkadan örülü.
	Kımıldamaktan, ayılmaktan aciz yürüyorsun
	Ve etrafta yürüyen başka kimse yok.
	Primrose Tepesi’nin aşağısındaki korkuluklar boyunca yürüyorsun
	Ulaşılması imkansız telefon kulübesine doğru.
	Gece yarısından önce. Gece yarısından sonra. Bir daha.
	Bir daha. Bir daha. Ve gün doğarken bir daha.

	Ne tarafa bakıyordu akrebi ile yelkovanı saatimin?
	Son denemen, kulaklarımın duyabileceği yeri çoktan geçmişken,
	Sarsmadı mı o boş yataktaki yastığı? Son bir kez olsun
	Dokunmadı mı kitaplarıma, kağıtlarıma?
	Ben oraya geldiğimde telefonun sesi kesilmişti,
	Yastık da her şeyden habersizdi. Odam uykudaydı,
	Karlardan yansıyan sabah ışıkları doldurmuştu içerisini.
	Sigaramı yakmış, kağıtlarımı çıkarmıştım.
	Yazmaya başlayacakken telefon uykusundan uyandı,
	Hatırlayarak her şeyi aceleyle çalmaya başladı.
	Ahizesi elime uzandı.
	Diğer ucunda bir ses,
	Özel seçilmiş bir silah gibi, ağır bir iğne gibi,
	Usulca yolladı iki kelimeyi,
	Kulağımın derinlerine: "Karın öldü."
